flickr

15.09.11


İnsan hayatı ne kadar değerlidir dersiniz? Sonsuz acıların yaşandığı, acımasızlıklarla, yıkımlarla dolu koca bir ömür ne kadar önemlidir? Belki de sormam gereken asıl soru bu değildi. Sormam, sorgulamam gereken, bu günlük belki de yaşam denilen olgu nedir, ne değildir olmalıdır? Bir zamanlar dikkatimi çeken bir videoda insan hayatı üç bölüme ayrılmış bir fırtınaya benzetilmişti. Doğum, yaşam ve ölüm. Doğum, her şeyin başlangıcı. Büyük acıların çekildiği, gerçek fedakarlıklar ile gerçekleştirilen bir mucize. Elbette, bu mucizeyi yüce Roma bile kabul etmişken kim karşı çıkabilir ki? Ve sonrasında ise daha da sancılı bir süreç geliyor; yaşam. Kimilerine göre meyvenin olgunlaşmaya başlayarak kendini ve çevresini tanıdığı olgunlaşma sürecidir. Kimilerine göre, daha çok benim gibi umutsuz birer karamsarlık abidesi olanlara göre ise; fiziksellikten de öte acıların baki olduğu bir sürünme döneminden ibarettir hayatın bu kısmı. Gerçeklerin algılandığı, hayat denilen kandırmacanın içinde kapana kısılmışlıkların hüküm sürdüğü bir süreç. Her ne olursa olsun bir öğrenme ve farkına varma sürecidir yaşam. Eğer ki farklı veya gerçekçi biri olabiliyor isen en zor yolu, yani ikinci yolu seçenlerdensindir. Tam tersine zevklerinin kölesi olmuş, arzularını bedenler ile tatmin etmeye çalışan ahmaklardan isen; kolaylıklar ile mücadele ederek, zaferlerle donatılmış yol olan ilk patikaya saparsın. Ne de güzel tasvir ettim öyle değil mi? Keşke kelimeler kadar kolay ifade edilebilseydi; karanlıklarla dolu koca bir yaşam! Ve elbette, en nihayet son viraj; ölüm dönemeci. Bu konuda da iki farklı algı oluşmuştur. Bir yanda iyimserlikleri ile dünyayı daha iyi bir yer haline getirebilecekleri ütopyalarına tutunarak yaşamın, yaşamımızın yaşlılığını; göz alıcı bir yemek sonrası sofraya konan müthiş bir tatlı olduğuna inanan, alt edilemez maddeciler, iyimserlik abidelerinin güruhudur. Ve diğer köşede ise her zaman olduğu gibi yaşlılığı, sıkıntılı ve bir o kadar da düşkünlüklerin hüküm sürdüğü, muhtaçlık dolu bir süreç olarak ifadede eden bizler yer alırız. Bizler, elbette! O günlere nail olma ayrıcalığını bir saniye dahi tereddüt etmeden feda edebilecek olan bizler. Yaşlılık, vücudunun her zerresinin yorgun düştüğü, kendi bedenine söz geçiremediğin, kontrol edilemez yakıcı bir dönemeçten ibarettir bana kalırsa. Ve elbette, belki de bu üç bölüm arasından devamının umut verici bir şeyler vaat eden tek dönemidir aynı zamanda... Evet, bahsettiğim elbette ki ölüm. Öyle ki birey bir yandan sona ulaşmak, acıları dindirmek ve gözlerini sonsuzluğa kapamak için çırpınırken, diğer yandan dört kolla hayata sıkıca tutunmak ister. Asla algılayamayacağım, en keskin hayat çelişkisi belki de budur. Sonsuzluk ve ardından takip eden bitmek bilmez bir özgürlük sarmalı... Böyle tanımlıyorum belki de ama asla kesin olarak bilemiyorum. Bilemiyorum ki gerçekler, özgürlüklerle mi süslü, yoksa aksine hiçliklerle sarmalanmış bir yok oluş mu? Denemeli, görmeli ve sonrasında da tekrar oturup tartışmalıyız ki kesinlikleri bütün kılabilelim. Ama heyhat giden dönmüş mü ki, dönebileceğimiz ne malum olsun?

Share this:

YAZAR HAKKINDA

Ceyron Louis

2010-14 yılları arasında Mersin Üniversitesi Gazetecilik Bölümü'nde okudu. Bölümününden birincilik, fakültesinden ise ikincilik derecesi ile mezun oldu. Akademik çalışmalar, yazarlık, fotoğrafçılık ve grafikerliğe dair ürettiği ürünler ile eleştirel akla katkılarını sunmaya devam etmektedir.

    Blogger Comment
    Facebook Comment

0 yorum :

Yorum Gönder